Bay Sakallı

Hem ölüme yürürken, hançerini namusu bilen bir haşhaşiydim Alamutta, 

Hem ölümü dahi unutan, işkencecisinin emrimde gür sakallı bir mankurt Altay Dağları’nda.


Olacaktı tahtımın sahibi adamsendeci, safiyane çariçe

Kalbim ki hamaset ehli olarak yazılacaktı bu tarih mizanseninde


Golgotha’da çarmıha çiviyi çakan da kimdi? 

Hazreti Meryem’i betül bilmeyen kim?

Kimdi hatırlayan?

Karıştırmışım.

Unutulansa ben olacaktım yine

Bay fodul, bay sakallı


Bugünse bağışlanan göğsünde ruhuna üflenen yerden seslenirim

Birdim bin oldum

Binken hiç 

Ne seninle yalnızım

Ne yalnızken sen varsın

Zaten kalabalıklarda böyle değil midir?

Görünmez kılar kişiyi 

 

Önceleri dostad kelimesini çaldığım kişinin bu sefer şiirini çaldım. Eserin orijinal adı ‘beyzavallı’. Bu nadide eserden etkilenip yazdığım şiirleri beğenemedim o yüzden kalıpları çalmaya başladım önce. Hırsızlığın tatlı çekiciliğine kapılıp sonra cümleleri, daha sonra ahengi 🙂 Orijinalinin yanından geçemez farkındayım lakin;

Bu aleni hırsızlığı bir selam olarak yorumlaması dileğiyle..

Sürgüler Üzerine

kiliseden çalıp,

sahur vakti

masadaki sürahiye

boşalttığı kutsal suyu

ailesinin içiyor olmasını

bıyık altı gülüşle izleyen

aptal bir çocuğun;

kazanamayacağından emin olduğu halde,

elindeki aile yadigarı kılıcı

havaya kaldırmış,

sesi titrek, gözü dolu

ordusuna cesaret konuşmaları yaparken bağıran

komutan suçluluğunda;

özel sanılan bir gecede

kahkahalar eşliğinde

harcanmak üzere bekletilirken mahzende,

kendi kendine sürekli

unutuldum mu acaba?

sorusunu soran

bir şarap yalnızlığı çekmesi… 

bozulmamak bir ödül mü ki bana?

yoksa esir miyim burada?

Kuşe Kağıda Renkli Baskı

Aydınlığa tahammülüm kalmadı.

Lütfen kapatın sahne ışıklarını. 


Sesizlik gri tonlamalı

Çıplak bileklerin müşfik zaferleri

Elleri kirli insan çöplükleri

Bu ne ağır bir roman

Aydınlara ayrılan


Ölesiye sıkıldım. 

Münhat bir duygulanım içerisinde bekliyorum

Toprak altına nakil işlemlerimi 

Alaycı bakışlarınızın gölgesinde

Yatağa düşmeden çekin fişimi, 

Cesaretli olanınıza yetecek teşekkür

Cebimdeki ayna

Yüzümdeki tebessümde gizlidir


Ben sizi çoktan ezberledim…


Işık! Işıklar gözümü alıyor..


Hangi hikayeye inanmışsam artık

Özgürlüğe yanlış bilet almışım

Şahitler huzurunda yemin ederim ki;

Ayağımdaki acıdan dolayı 

Evett!! diye bağırmışım.

Vaktidir efendiler!

Kımız içip, kan kusmanın.

Hey! Heyy! Size meylediyorum! 

Kapatın artık şu ışıkları! 

Dayanamıyorum… 

Tabelalar üstüme üstüme geliyor

Ön cepheden bakınca hepsi doğru yönü gösteriyor.

Sessiz olun, bu son tekrarım

Kimse yolu bilmiyor! 

ve ben sana uyanamıyorum. 

‘Bağırarak okumalık şiirler’ kitabımdan. Bazen odamda bağırarak şarkı söylüyor veya şiir okuyorum. Her şarkının nasıl kendince bir dinleme usulü varsa şiirlerinde böyle bir özelliği olduğunu düşünenlerdenim. Anlatamadım ama şunu demeye çalışıyorum. Mesela, eelllerrr güünaahkarrr dilllerrr günaaahkarr derken bağırmak gerekiyor. Dupstep parçaları kısık seste dinlemek esere saygısızlık. Gibi gibi. Bir terapi yöntemi olarak görüyorum yüksek sesle şarkılara eşlik etmeyi, şiirler okumayı. Trafikte, araba içinde bağıra bağıra şarkı söyleyip kendinden geçen birini görürseniz o kişi benim. Kız kardeşim deli olduğumu düşünüyor. Yersiz bir geçiş lakin hazır deli demişken Ercan Kont’un ‘ben deli değilim’ performansını gerçekten çok beğeniyorum. Şiir de güzel oyunculukta. Videodaki ses patlamaları biraz gösteriye gölge düşürüyor gibi oluyor ama role uygunluk, tip, duruş muhteşem. Sol el işaret parmağındaki anomali bile ‘acaba hangi deliliği yaptı da parmağı o hale geldi’ düşüncesine itiyor. Sondaki çığlığı kahkahaya bağlaması ustalığını gösteriyor. Yukarıdaki garip şiirimi yazarken etkilendiğim bir kaç ustadan biridir rahmetli.


O muhteşem ‘Cinnet‘ adlı şiirinin sözleri.

bir sır arıyorum mezarlıklarda

ölülerle bunun için gezerim

güneşten nurdan başlasam bile

karanlıklarda bitiyor düşüncelerim

cansızlıkla canlılık irtibatını bulamadı

zihnimeki kör ışık

ikiz görünüyor her şey gözüme

ki düşencem duyguma yapışık

çığlıklar geliyor mağaralardan

korkuyorum

şaşkınlıktan bildiğimi unuttum

bilmediğim duaları okuyorum

kafatasıma çiviler çakıyorlar

kurşun döküyorlar kulaklarıma

ben deli değilim

~~~~~~~~~~

Zuhal Topal’un sunduğu izdivaç programının 209. bölümünde Emel hanımın talibi Mehmet beyin okuduğu şiire de büyük sempatim var. Yukarıdaki şiiri yazarken Mehmet beyden de etkilendim az da olsa. Şaka yapmıyorum. Şiiri okurken yaşıyor oluşu efsane. Bir insan bir şiiri ancak bu kadar içselleştirebilir. Böyle ağır tonlama hataları, şiirin akışı ve yanlış patlama noktaları ciddiyetiyle birleşince komik bir görüntü oluşuyor lakin şunu da belirtmeden geçemeyeceğim; hoşlandığı birini etkilemek için büyük bir özgüvenle kendi mısralarını televizyon karşısında çığırmasını (başka kelime bulamadım) kıskandım. Mehmet beyin şiirinin adını bilmiyorum. Sözlerini de internette bulamadım. Ben böyle garip şiirleri ezberlemeyi seviyorum. Ezberlemek için not defterime yazmıştım oradan aktarıyorum. 

Seni düşünmediğim bir an,

Bir anım yok, kör olayım

Dağlar bile, sarsılıyor, gönlümünn naağırlığından,

Rüzgara vuruyorum kendimi,

Belki sıyırır diye

Ruhumu inciten

Bu ümitsiz sevginin kurbanıyım ben

HER SAĞANAK YAĞMURDA,

ISLANIRIM

İliklerime dek

BELKİ S(Ç)EKER GÖTÜRÜR DİYE!!

İÇİMDEKİ BU HASRETİNİ!!

FAYDASIZ!!!

KENETLENMİŞSİN KALBİME!!

İLMEK İLMEK!!

İŞLENMİŞ GİBİSİN!

Hasretinle, yüreğime

NEREYE BÖYLE,

BİLEYİMm SÖYLE

Susskunluğğgunun itirafıdır

Veffasızlığğgına

Yoksa bir hayat böyle

Yoksa yar mıydı?

HADİ GİT!! HİÇ DURMA!!!

MÜHİM DEĞİL!!

Vefa borcun yok

Hadi git!

Aldırma!

Bırak tüm umutlarım kararsın…


Tüm bu bilgiler ışığında tekrardan şiirimi okursanız bir şeyin değişmediğini göreceksiniz. Buna sihir deniyor. 

Ciddiyim

Ne kadar alçaktan bakarsam

O kadar büyüyeceksin

Sana saygımdandır sessizliğim

Zira bilirim ki;

1-2 kelam etsem kalbimden

Gidenler kervanına ekleneceksin

Bu basit, anlam derinliği olmayan, duygusu zayıf şiirle tekrardan karşınızda olmak beni üzsede bunu siz istediniz. Edebiyattan anlamıyorum gerçekten. Bu konuda becerikli olmadığımı da biliyorum ama seviyorum işte. Tekrardan kalemi elime almamı sağlayan siz gizli ilham perilerime, yüce dostadlara (şş çaldım bu kelimeyi) ve gözü yaşlı Türk Edebiyatına kaldırıyorum kadehimi. Hölökyn kölökyn..

Biz zoru severiz.

Yaşamak niye bu kadar zor?

Bu basit, klişeleşmiş, üzerine toprak atılıp atılıp eşelenen sorunun cevabını arıyorum.
Acaba soruyu mu yanlış soruyorum? Şöyle mi demeliyim niye bu kadar rahat, gamsız ve kayıtsızsınız?
Nasıl paslandı insanlığımız?

Bu bir serzeniş, şikayet, haysiyet küfelerinizi alaşağı eden ve ar perdenizin yırtık olduğunu söyleyen bir yazı veya yargı dağıtan bir düşünce değil. Merak ediyorum sadece. Anlamlandıramıyorum.

Günaydını küfür sayan eşi-dostu,
Trafikte içinden canavar çıkan şoförü,
Saygıyı kıyafete göre gösterenleri,
Yüzsüzlüğü din edinenleri,
Bağırmayı iletişimin bir parçası sayanları,
vs

Bu liste uzar gider semaya. Üzücü…

Anlamıyorum kardeşim böyle insanları; zihnim, algım, kalbim yetmiyor galiba.

Emine teyzemin dediği gibi çocuğu komşuya emanet edemez olduk. Evin kapısını banka kapısı gibi kitler olduk. Suyu, antidepresanı yutmak için kullanır olduk.
Güzel örf ve adetlerimizi yok sayan, iyi niyet suistimalcileri adını takdığım bir nesil yetişmekte. En büyük sıkıntı da büyüklere hürmet. Sonumuzu göremiyorum.

Soruma dönecek olursak:
Kendi fikrim şu ki; ” Yaşamanın, biyolojik bir süreçten daha fazlası olduğunu kavrayabilmiş değiliz. ”

Sizce kim yaşıyor?
Kepeneği sırtında ‘Çoban Ali’ mi yaşıyor yoksa Oxford’ta okuyan takım elbiseli ‘sir Alex’ mi?
1.35 boyunda ki ‘Maskot Mehmet’ mi yoksa 1.90’lık ‘Basketçi Semih’ mi?
70 seneyi devirmiş ‘Kemal amca’ mı yoksa süt dişi yeni çıkmış ‘bizim ufaklık Kağan’ mı?
Bilmem kaç metre kare evde oturan ‘Ali Ağaoğlu’ mu sokakta yatan ‘şarapçı Kenan’ mı?
Ömrü demir parmaklıklar arasında geçmiş ‘ustura Celal’ mi daha suç nedir bilmeyen ‘Fadime’ mi?

Biyolojik olarak hepsi yaşıyor.
Yiyecek yemek olsun, nefes alacak oksijen olsun bir şekilde varlığını sürdürebiliyor insan ama yaşam / yaşamak o değil.

Zenginlik, fiziksel özellikler, yaşadığın coğrafya, yaş, kariyer önemli mi bu kadar?
Yaşamak adaptasyon sürecinden sonra farkını belli etmek değil mi?
Doğum-ölüm arası kullanılan süre ile yaşamak arasında ince bir çizgi yok çin seddi var.

Etrafa pozitif enerji yaymak, tüm canlılığa saygı duymak, mutlu olmak / mutlu etmek, sevmek / sevilmek, varlığını hissettirmektir yaşam. Bir döngüdür, süreklilik ister. Kim olduğunun, nereden geldiğinin, nasıl göründüğünün, nerede yaşadığının ne önemi var ki?  Evrensel kural değil mi? ” İyi ol, mutlu ol, saygı duy, sev… ”

Şu dönemde bunları yapmak / yapmaya çalışmak hiç kolay değil. Diyorum ya yaşamak zor; aklınız ve ahlakınız yerindeyse eğer. Takmamalısınız diğerlerini. Sabır istiyor bolca, susmayı da iyi bilmelisin yutmayı da.

Küfür ederek, isyan ederek, doğayı katlederek, asarak-keserek, insan haklarını işgal ederek, güçsüzleri ezerek, çocukları döverek, paraya taparak, sosyal ilişkileri hiçe sayarak, arkanda üzgün kalpler bırakarak da ortalama 60-70 yıllık ömrünü tamamlayabilirsin. Tamamlamasına tamamlarsın da yaşamak istiyorsan iyi olacaksın. Ailene, kendine, herkese…

Neden zorlaştırıyoruz ki birbirimizin hayatını?
Hep beraber el ele tutuşup ‘Life is Life’ söyleyelim demiyorum ki. Resmin bu kadar pembe olmadığını biliyorum. Şuan ki kadar art niyetli olmayalım yeter.

Özetle size verilen süreyi tüketmeyin yaşayın, yaşatın…

 “Bence yaşam, her geçtiğimiz gün, anlamını değiştiriyor.”
-Ferit EDGÜ

Istanbul-Beyoğlu-District-Photo

Binur / Çok Güzelsin 

Geçenlerde hastaneye 4 yaşlarında bir kız geldi. Görsen nasıl tatlı nasıl tatlı. Saçına bone geçirilmiş, yüzüne maske takılmış haliyle bile. Sıcacık köy ekmeğinin arasına koy ye. Ameliyathaneye aldık onu odaya götüreceğiz. ilk adımını attı salya sümük ağlamaya, kaçmaya başladı. O güzelim kızın içinden mini bir ejderha peydah oldu. Annen Khaleesi mi kızım senin diyesim geldi yuttum. Genelde de zaten kötü esprilerimi kendime saklarım. O kadar değişik ağlıyor ki ilk defa püüü tee püüü tee sesi çıkartarak ağlayan birini gördüm. Küçüçük kızı sedyede dalyan gibi 2 adam zor tutuyor. Tamam kızım, ağlama tamam bir şey yapmayacağız diyorlar nafile. Hehh bu arada adı Zeynep. Zeynep’i ameliyat masasına alacağız yok ağlıyor durmuyor yerinde. Damaryolu açması gerekiyor anestezi ekibinin ama yok kız çok yaramaz. Zorla tutsak açılır ama öyle olsun istemiyoruz. Aldım Zeynep’i kuçağıma gezdirmeye başladım odaları. Söylüyorum bir şeyler ama anladığından da, dinlediğinden de şüpheliyim. Pek işe yaramadı bu metot. Birde tekerlekli sandalyede oturtup öyle gezdireyim dedim. 2 dk geçti geçmedi ağlaması yok oldu. Tekrar melek formuna döndü Zeynep. Ohh dedik. Biz de, o da rahat nefes alabiliyorduk sonunda. Ben ameliyata hazılanmak adına ayrıldım yanından. Içeri sedyeye aldılar onu. Içerden Ekrem abi bağırıyor Fikri! Fikri! Girdim içeri Zeynep’imin yine gözü yaşlı, yine değişik şekilde ağlamaklı bağırıyor, yine minicik elleriyle bizim abilerle boğuşuyor. Bizim bu saf içeri girdikten sonra demiş gözlüklü abi nerdesin? Gözüklü abi gelsin! falan. Gittim tuttum ellerinden. Hiç gıkı çıkmadı desem yalan olur ama sessiz sakin damaryolunu açmamıza izin verdi. Sonra da ilaç verdik uyudu zaten. Ben nasıl mutluyum, nasıl mutluyum aboovv

Herkes yeşil giyinmiş üstelik boneli-maskeliyiz dışarıdan bakan göz için hepimiz aynıyız. Dedim ki kendi kendime lan Fikri iyi ki şu gözlük gözünde de Zeynep farketti senin sen olduğunu.
Zaten hayatımda iki defa gözlüğüm gözümde diye şükrettim. Biri bu, diğeri Üsküdar’da bir akşam vakti seni karşılarken…

Öleceksen

güzel bir günde öl,
yağmurlu olmasın pek
ıslanmasın kefenin;
üşütürsün
nezle oluverir üzerindeki otlar

güzel bir günde öl,
yağmurlu olmasın o gün
sırılsıklam olmasın cemaat
gözyaşı karışmasın yağmurla
temizlemez günahını damlalar

güzel bir günde öl,
güzel bir yerde,
ıssız karanlıkta, boşlukta
boğulmasın cesedin
farkedildiğinde gittiğin
kokmuyor olsun leşin

paramparça olmasın vücudun
elin, kolun bir yerde!
o ne öyle!
bütünlüğü bozmadan,
cıvkını çıkarmadan
bırakıver sonsuzluğa ruhunu

ağzı, yüzü parçalanmışlar;
hoca
‘helal ediyor musunuz?’
diye sorduğunda 
sağ elini arkaya saklayıp,
işaret ve orta parmağı çaprazlayıp
utanmadan bir de ayağını kaldırıp
‘helal olsun! helal olsun! helal olsun!’ 
diye bağıranlara neyle gülecekler?

ölecekseniz
güzel bir günde ölün,
yağmurlu değil bugün
gülüp, eğlenip, ölmek için çok güzel bir gün

46924476-dark-wallpaper